Huzursuz kırmızı domatesler

Kanlı bir tragedyayı şimdinin trajedisiyle buluşturmak, birkaç stilize hareketten çok daha fazlası elbette. Ekip bunun farkında. Oyunun şakacılığı, görkemli bir atmosferin içinde kahraman ve anti kahramanların olduğu bir yapıta değil, şimdiye ve geleceğe de imleyen ürkütücü bir gerçekliğe taşıyor sizi. Sistem, eğlene, eğlendire ortaya konuluyor. Bu yüzden de zihninizde oyundaki domates sosundan çok daha fazlası kalıyor.

Sahne üzerinde marifetli oyuncu izlemek seyirci tarafınızı o kadar rahatlatan bir şey ki. Ayağı kaysa da toparlanacak biri duygusu verir size öyle oyuncular. Sahnede ne olursa olsun baş edebileceği bir oyun alanı içinde olduğunu hissettirmesi, izleyene her zaman yakalayamayacağı bir konfor sunar. Elif Temuçin ve Erkan Uyanıksoy yaptıkları işlerde bunu fazlasıyla hissettiren tiyatro insanları. Bilgileri pratikleriyle güçlü bir bağ içinde. Bilmiş bir yerden değil, benimsenmiş bir yerden kuruyorlar sanki oyunlarını. Denediklerini, uğraştıklarını, farkındalıklarını teatrallik içinde göstermeyi pek güzel beceriyorlar. Dolayısıyla “Macbeth” sahneliyoruz diyorlarsa vardır bir bildikleri deyip seyrinizi onlara teslim etmeniz gerekiyor. İnanın bu teslimiyete hiç pişman olmayacaksınız.

Kanlı bir tragedyayı şimdinin trajedisiyle buluşturmak birkaç stilize hareketten çok daha fazlası elbette. Ekip bunun farkında. Belli ki, klasik bir teksti alıp şimdinin sahnesine koymak “düşünsel olarak da nereye taşınabilir” üzerinde durulmuş. Sadece birkaç teknolojik sembol, iki yeni zaman kostümüyle bu işlerin yürütülmeyeceği pek güzel kavranmış. Niteliksel bir yerden, sistemden hareketle, ses ve bedenle şimdiye imleyen bir yapı kurulmuş. O ses ki bir an iktidarı temsil eden en tanıdık kişiye, sonrasında seyirciyle ilişki içinde başka bir yabancıya dönüşebilme kabiliyetine sahip. Çünkü ses ve beden hâkimiyetleri güçlü oyucular var sahnede. Ne anlatmaya çalıştıklarının farkında oldukları bütün jestlerine yansımakta. Ucuz oyunlar içine girmek yerine “eğlenmek, eğlendirmek” güdüsünün sahnedeki anlamı üzerine kafa yoruyorlar belli ki. Sulandırmakla trajikomediye dönüştürmek arasındaki çizgiyi taşırmamayı iyi biliyor karşınızdaki ikili. Bunu nasıl mı yapıyorlar, tamamen “farkındalıklarını” her anlamda hissettirerek.

İktidar hırsının kan kokusuyla ilişkisini odağına alıyor ekip. Haklılaştırmaya, alın yazısına indirgenmeye çalışılan taht oyunlarının içinden, korkunç ölüm oyunlarının arasından bir hikâyeyi,  yanılsamacı bir yerden kurmak yerine “yabancılaşma” yolunu seçiyor. Brechtyen yabancılaşma; şiddetin, hırsın, kibrin varlığının “şaka gibi” ağır olduğu yerden kuruluyor. Böylece temalar kaybolmuyor. Dolayısıyla siz, dönemin koşullarına yorup mümkün, gerekli kılamıyorsunuz bu kadar oyunu. Şakacılık, görkemli bir atmosferin içinde kahraman ve anti kahramanların olduğu bir yapıta değil, şimdiye ve geleceğe de imleyen ürkütücü bir gerçekliğe taşıyor sizi. Sistem, eğlene eğlendire ortaya konuluyor. Bu yüzden de zihninizde oyundaki domates sosundan çok daha fazlası kalıyor.  

Shekespeare'in “Macbeth”ini olduğu gibi akıtmak derdi yok bu sahnelemenin, ama tekstin yapısıyla çok oynayıp serbest bir uyarlamaya dönüştürmeye de girişilmemiş. Var olanla kısmi bir kurgu yapılıp, uyarlamayı daha çok reji ve oyunculuk marifetiyle çözmeye çalışmış ekip. İyi de etmiş. 

Öldürme eylemini estetize etme kurgusunu bozuyor oyun. Her yerin kan koktuğu bir atmosferin içine sokuyor sizi. Fakat bunu o kadar oyunsu bir yerden yapıyor ki garip bir sterilizasyon çerçevesi kuruyor. Temiz tutmaya çabalanan alanın gittikçe kana bulanması, kirlenmesi, kokması ekibin atmosfer işini iyi becerdiğini gösteriyor. Burada yönetmeni Doğu Akal'ın katkısını da yadsımamak gerek. Buraya kadar her şey yolunda ancak, bazen fazla marifet de olumsuz bir yere evrilebiliyor. Sesin, dansın, pandomimin de dâhil olduğu hepsi oyunculuk malzemesi içinde yer alan özellikler oyuncu kişilerde mevcut, ona şüphe yok. Ancak malzemeyi kullanışlı biçimde görmekten çok fazlasına tanıklık etmek oyunun dilini biraz karmaşıklaştırmakta. Sanki ekip kendi kendine sürekliliğin sıkıcı olacağını düşünüp farklı farklı şeyler denemeye başlıyor.  Bu da oyunun bir sürü dil kullandığı izlenimi bırakırken, oyunun kendi dilinin ortaya çıkmasını engelliyor. Eksiğinden çok fazlasından söz edebileceğimiz bir sahneleme var karşımızda. Bu fazlalıklar da ortadan kaldırıldığı takdirde sezonun belki de en iyi işlerinden biriyle, bir de sezonun en iyi oyuculuklarından biriyle karşılaştığımızı söylemek abartılı olmaz. Nisan biterken seyirci tarafınıza bir hoşluk yapıp BeReZe'nin “Macbeth”ini izleyin. Oynamakla eğlenmek arasına ne kadar çok dolu satır sığdırdıklarına tanık olmak hepimizin hakkı. İhtiyacımız vardı, iyi oldu. Sağ olsunlar!

Fatma Onat
Halkbank Kültür Sanat
Nisan 2016