Tenkit

Macbeth / iki kişilik kâbus’tan bize kalanlar

Elif Temuçin

Macbeth / iki kişilik kâbus oyunumuzun prömiyeri 12 Şubat 2016’da gerçekleşti; ama serüveni aslında 2014’lerde başladı. Erkan (Uyanıksoy) ve benim için William Shakespeare’in Macbeth metni her zaman heyecan verici bir metindi, yani yer yer zihnimizde zaten dolanıyordu. Ama bir gün ‘vicdan’ üzerine sohbet ederken asıl vicdani sorgulamalarımızın genelde uyku sırasında ya da öncesi yapıldığını anımsadık; buradan hareketle ‘iktidar’ sahiplerinin geceleri nasıl geçiyordur? diye düşündük. Hele ki koca bir nefreti peşinden sürükleyen bir iktidar, geceleri nasıl uyuyordur? Vardığımız yer Macbethgiller’in yatak odası oldu. Tüm olaylar dışarıda akıp giderken, bu çift acaba gecelerini nasıl geçiriyordu? Sohbetimiz derinleştikçe kendimize bazı kilit kelimeler seçmiş bulunduk: Uykusuzluk, kabus, sorgu vb… Ardından oyunu Macbeth ve Lady Macbeth özelinde, iki kişilik düşünerek bir kez daha derinlemesine okuduğumuzda gerçekten bizi heyecanlandıran bir noktaya vardığımızı fark ettik. Dileğimiz Macbeth ve Lady Macbeth’i iki ‘insan’ olarak değerlendirmek, anlamaya çalışmak ve vicdanın nerede ve nasıl kaybolabileceğine dair bir soru işaretini takip etmekti. Bunun yanı sıra Macbeth gibi derdini çok net ve iyi bir şekilde anlatan bir oyunda, hikâyenin sağlamlığından da faydalanarak, biçimsel bir arayışı da deneyimlemek istedik. Oyun üzerine dramaturjik çalışmalarımızı yapıp oyunun kabaca bir izleğini (olaylar dizisini) çıkardıktan sonra, artık bir yönetmenin kapısını çalmalıydık. Doğu (Yaşar Akal)’nun özellikle dramatik bir metin üzerine çalışmada iyi bir adres olduğunu düşündük; bizim de kendi sahne dilimizi oluşturmada faydalandığımız fiziksel anlatı deneyimimizle Doğu’nun birikimini birleştirirsek keyifli bir çalışma süreci olabilir dedik ve ne güzel ki yanılmadık. 2015 Eylül ayında iki haftalık ilk çalışma periyodumuzda oldukça yoğun çalıştık. Çok az masa başında çalışıp bolca sahne üzerinde doğaçlamalar yaparak ilerledik. Bir sonraki sahnede ne olacağını hiç bilmeden... Bu yoğun dönemde oyunun çatısını belirledikten sonra bir ara verip, Kasım ayında tekrar provalara başladık. Doğu’nun önerisi ile yönetmen yardımcısı olarak Elif (Aydın), Can (Güvenç) ve Lara (Aysal) da aramıza katıldı. İyi ki de katıldılar, böylelikle dışarıdan bakan üç gözümüz daha oldu. Bu sıralarda BeReZe e-postamıza bir Fransız tasarımcıdan, Lucile (Larour)’den mail geldi. Üç ay Türkiye’de olacağını ve eğer dilersek bizimle çalışmak istediğini söyledi. Kader bu ya, biz de provalara yeni başladığımızı, Macbeth metnini çalışmak üzere olduğumuzu söyledik, o da bu metni çok sevdiğini dile getirdi. Peşine diğer tasarımcı arkadaşı Patricia (Ulbricht)’yı da kattı ve İstanbul’a geldiler, tüm prova sürecini takip etmeye başladılar. Şans eseri aklımız birbirine, pek yakın çıktı ve Doğu’nun da, Erkan ve benim de hayal ettiğimiz kostüm ve sahne tasarımına fazlasını sunarak oyuna çok şey katmış oldular. Kasım ayından sonra kısa aralar verdiğimiz için oyunun prömiyer yapması Şubat’ı buldu.

Bu girizgâhtan sonra şimdi gelelim ekiple yaptığım söyleşiye... Doğu, Elif A. ve Erkan’la oyunun çalışma süreci ve oyun seyirci ile buluştuktan sonrası üzerine sohbet ettik: 

ELİF: Şuradan başlayalım mı: Sizin için Macbeth/iki kişilik kâbus’un heyecan verici noktası nedir? 

ERKAN: Bu projede yer alan insanların çoğu ilk kez birlikte çalışıyordu ve bu çok ters de tepebilirdi. Aynı şekilde, farklı stilleri harmanlamak da birbirini itebilirdi ama böyle bir şey olmadı, bir uyuma ulaştık. 

DOĞU: Evet çorba gibi bir şey olabilirdi, ama bir üslup oturdu sonuç olarak.

ERKAN: Hep birlikte tüm bunların çalışmasını sağlayan şey benim için en heyecan verici kısım... Bir şekilde oldu yani! 

(Gülüşmeler) 

DOĞU: Benim için de şöyle: Alışılagelmiş, klasik anlamda çalıştığımız tiyatronun dışında teknikler de görmüş oldum. Hikâye anlatıcılığı, obje tiyatrosu gibi… Bunları tür tür ayıramasam da en azından oradan çalışılmış parçaları da böyle bir bütün içerisine yerleştirmek ya da onları da şekillendirebilmek heyecan vericiydi. Sonuç olarak ‘yeni’ bir şey ürettiğine dair bir his oluyor; ki bu da başlı başına heyecan verici… Çünkü alışılagelmiş şeylerle belli kodların tekrarından olmayan, tırnak içinde ‘deneysel’ bir yere gidiyor iş... Seyircinin tepkilerini tam da bu sebepten dolayı daha çok merak ediyorsun ya da kendi yaşadığın süreçle alakalı da başka bir ‘deneeyim’ oluyor. 

ELİF A: Benim için bu projede yer almanın en heyecan verici yanı, BeReZe ile ve BeReZe’nin tiyatrosu ile -gerçekleştirdikleri atölyeye bir oyuncu olarak katılarak- tanıştıktan kısa bir süre sonra, bilfiil bir oyun yaratımının da içinde bulunma fırsatı yakalamış olmak oldu. Bir de bu oyunda kolektif yaratım, herkesin fikrine, önerisine her daim açık olma ve bunların hepsinin süreçte süzülmesi durumu; söylediğim en ufak şeyin bile dikkate alınıp değerlendirilmesi beni hala heyecanlandırıyor ve bunun gerçekleşebiliyor olması da ilginç geliyor. Teşekkür ediyorum buradan BeReZe’ye, çok seviyorum!

(Gülüşmeler)

ELİF: Benim için heyecan verici olan, bu işin çok hızlı bir şekilde birbirini tamamlaması… En başından, yani masa başından beri eklemlenerek ilerledi. Her yeni gelen yeni bir şey katmış oldu. 

DOĞU: Kahve isteyen var mı?

(Gülüşmeler)

ELİF: Peki bu denli, her şeyin çalışma sürecinde birbirini tamamlamasının asal nedeni ne?

ERKAN: İyi, güzel insanlarız!

(Gülüşmeler)

ELİF: Evet, tamam süreç içinde birbirimizi tanıdıkça sevdik o ayrı; ama onun dışında bir nedeni daha olmalı?

DOĞU: Bence bu oyunun temel fikri, insanları heyecanlandıran bir yerden akıl yürütebileceği bir platform sunuyor. Ana fikir sağlam olmasaydı, ne kadar iyi anlaşırsak anlaşalım zorlanabilirdik. Siz fikrinizi bana ilk açtığınız anda (iki kişilik oluşu, yatak odasında steril bir ortamda geçmesi gibi) Macbeth metninin çoğu insan tarafından bilindiğinin ve oldukça önemli bir metin olduğunun farkındaydık ama süreçte fikrin kendi içindeki orijinallik ve oyunsuluğun projenin neresinde yer alınırsa alınsın yakalanabildiğini görmüş olduk. Bu da birlikte üretmeyi hızlandırdı ve ‘hayal gücü’müzü sürekli tetikledi. Bir yandan oyunu çıkardığımız süreçte, burada toplumsal olarak da biçimle örtüşen pek çok nokta vardı ve düşüncelerimizin peş peşe akacağı bir zemin oluştu. Bu her projede her zaman olmuyor; bazen süreç içinde kıvılcım çakıyor, ya da bu oyunda olduğu gibi en başından itibaren heyecan verici bir zemin yaratılmış oluyor. 

ELİF A: Bir de oyunun çalışmaya başlandığı ilk andan beri temiz bir iskeleti var. 

DOĞU: Evet, en arı, en temiz noktaya getirmeye çalıştık provalarda da... Bu da işin kendi içinde sürekli derinleşmesini sağladı, sağlıyor. 

ERKAN: Zaten prova süreci oyunu kotarmayı değil; sürekli araştırmayı hedef aldı. 

ELİF: Dramaturjik çatı net kurulunca ve gerçekten paylaşmak istediğin samimi bir derdin olunca, deneme ve araştırma kapıları açılmış oluyor sanırım. Dönüp tekrar değerlendirebileceğin bir zemin olması yaratım sürecinde rahatlık sunuyor. 

DOĞU: Bu sene hatırlama provası yaparken bile hâlâ hayal gücümü tetikleyen yeni şeyler oluşuyor zihnimde. Bu da demek ki fikir oldukça zengin, bitmeyen bir iş... Tabii metnin de gücü var. Aslan payı yine orada... 

ELİF: Peki çalışma sürecinde sizi zorlayan ya da keyif veren noktalar nelerdi? 

DOĞU: Araya zaman girmesi zorlamıştı; ama bir yandan da işe uzak açıdan bakmamızı sağladı. Bir de fiziki şartlardan dolayı yine sonlara doğru bir zorlanma hissetmiştim. 

ERKAN: Benim için oyunun hem zorlayıcı hem keyif veren yanı aynı yerde duruyor aslında… Süreçte en zorlandığım sahneler; sonuçta bizim mesleki olarak hep birlikte en fazla keşifte bulunduğumuz sahneler oldu. Hatta bir şakamız vardı ya: “Şu sahneyi bir çözelim, oyun açılacak!” diye… Çok kolay bir süreç değildi; bazen kafamızın yandığını gayet iyi hatırlıyorum; ama özellikle ‘Lady Macbeth’in Macbeth’i kralı öldürmesi için ikna etme sahnesinde fazlaca doğaçlama yaptık ve Doğu sen bizi uyarıyordun, “Bu çok dramatik bir yöne kayıyor. Bu oyunun tarzına uymuyor, oturtamıyorum” diye söylüyordun ya, bu mesela başka bir dil arama sürecini doğurdu: ‘Dramatik oyunculuk’ ile bir taraftan ‘oyunsu’ bir yerden oyun kuruyor oluşumuzun bir araya gelişi üzerine kafa yormaya başlamış olduk. 

DOĞU: Metnin kendi getirdiği dramatik gerilimi ve ‘gerçekçi’ hali de tutup, bir yandan da oyunun genel üslubundan kopmadan bir sahne çıkmış oldu… 

ELİF: Benim için de hem zorlayıcı, hem de keyif veren yanı aynı aslında: Dil! Dil bir yandan oldukça şiirsel, derin; bir yandan aksiyonu oluşturan güzel cümlelere sahip… Gündelik bir yerden konuşmayı zorlaştıran bir dil… Bu çatışma zorladı ama şiirsel tadı kaybetmeden dinlenebilirliği sağlamaya çalışmak da keyifliydi. 

DOĞU: Ben mesela oyunun ikinci sezonunda sizi daha iyi dinlemeye başladım. Başlarda böyle değildi...

ELİF: Evet gerçekten zaman aldı. Monologlar daha zorluydu oysa diyalog olarak yazılan kısımlarda o kadar zorlanmadım. Öyle iyi yazılmış diyaloglar ki senin ekstra bir şey yapman gerekmiyor, samimi bir yerden konuştuğunda zaten akıp gidiyor sahne... Bir de bizim için seyircinin oyunu anlaması, hikayeyi takip edebiliyor oluşu da kıymetliydi. Bu yüzden de dilin üzerinde fazlaca durduk. Sence Elif?

ELİF A.: Benim açımdan Lady Macbeth’in eteğini temizleme mücadelesi oyunun en zorlayıcı kısmı…

(Gülüşmeler)

ELİF: Evet bir de o var, oyundan sonra sahnenin temizlenmesi!

ELİF A: Ama aynı şekilde keyif veren de, bir sonraki oyunda sahnede temizlenmiş malzemeleri tekrar görmek! 

(Gülüşmeler)

ELİF A.: Aslında keyif veren birçok şey var tabii; sonuçta her yönüyle bir parçası olabileceğini hissetmek en keyif veren yanı…

ELİF: Oyunu yaptık bitti; seyirci karşısına çıktık. Bu süreçte neler değişti, ya da yapım sürecinde fark etmediğimiz neleri fark ettik? 

DOĞU: Seyircilerden ya da yapılan yorumlardan, genelde düşlediğimiz şeyin seyirciye geçtiğini düşünüyorum. 

ERKAN: Benim için en büyük sürpriz, prömiyerde Macbeth’in tuvalet kağıdının altındaki monoloğunun büyük bir kahkaha ile karşılanmasıydı. Tabii bir yandan hikâyenin komik tarafını ortaya çıkarma isteğimiz vardı ama bu kadar ön plana çıkacağını düşünmemiştik. Hatta bazı insanlar oyunu övmek için ‘parodisini yapmışsınız’ dedi. Oysa biz aramızda hiçbir zaman parodiden bahsetmemiştik. Kavramlarda da bir karmaşa var. 

ELİF: Fakat örneğin Macbeth’in balkon konuşması bir tür parodi, iktidar parodisi... Tabii aslında ‘dalga geçme’ değil, ironisini çıkarmaktı amaç.

DOĞU: Belki de fiziksel olan fazlaca öne çıkınca metinle ‘dalga geçiliyor’ hissi ortaya çıkıyor olabilir. Fiziksellik hikâyenin önüne geçmediği sürece sorun yok. Türler arası bir iş olduğu için bazen oyunun karanlığı fazlalaşıyor, bazen daha güldüren bir yöne kayıyor. Bizim bu oyunu yorumlayışımızda seyirciyi farklı duygu durumlarına yönlendiren bir yapı var. Hatta seyirciyi çok eğlendirirken eğlenceyi kursakta bırakacak bir kırılma yaratmak gibi bir isteğimiz de var. Ama bu tercihlerin de dramaturjik bir zemini var. 

ELİF A: Parodide sanki biçimsel olarak ‘dalga geçtiğini’ gösterme çabası da var. Ama bizim yorumumuzda Elif ve Erkan, Macbeth ve Lady Macbeth karakterlerini ciddiyetle oynuyorlar; yani kendi evrenlerinde, aksiyonlarını gelen tepkilerle bölmeden sürdürüyorlar. Oyunu bölmek, karakterin dışına çıkmak söz konusu değil o parodi yorumu yapılan sahnelerde… Bu yüzden parodi demek doğru gelmiyor bana da…

DOĞU: Seyir alkışlandığında şöyle bir şey var: Gülme kanalı açılınca dalağın düşene kadar gülmeye başlıyorsun. Zannediyorum ki, bile bile bu kanalı zaman zaman kapatıyor oluşumuz, kesintiye uğratma çabamız oyunun bütününde görülüyor. 

ELİF: Hikâye seyircide gerçekten işliyorsa, biçimsel tercihleri ayrı ayrı değerlendirmeden kendini hikâyeye kaptırabiliyorsa bir denge tutturulabiliyor. Ama biçime hiç aşina olmayan, çok da yeniliğe açık olmayan seyircide de tepkisiz bir seyir hali olabiliyor. ‘Gülmeli miyim, gülmemeli miyim? Az önce güldüm ama doğru değil miydi?’ gibi sorulara gömülebiliyor. Öyle ki bazen küt diye dördüncü duvarı kuruyoruz, bazen güm diye o duvarı yıkıyoruz. Zaten oyunun yapısı ‘kâbus’ üzerine kurulu... ‘Gerçek’ten bahsedemiyorsun artık... Gittikçe de kâbus artıyor... Macbeth ve Lady Macbeth için çember daralıyor. Biçimsel olarak da, karakterlerin iç yaşantıları olarak da tüm sahne steril ve temiz halinden çıkıp ‘darmadağınık’ bir hale dönüşüyor.

ERKAN: Bizim ülkemizdeki Shakespeare tartışmalarının çoğu 19. yüzyıl tiyatrosu üzerinden yapılıyor. Macbeth deyince akıllara geniş kadro, büyük dekorlar, kostümler filan geliyor. Oysa bu 19. yüzyıl tiyatrosunun tortusu... 16. yüzyılda Globe’da dev dekorlar mümkün değildi. Shakespeare oyunlarının orijinali 19. yüzyılda gizliymiş gibi konuşmak komik... Bence bizim yaptığımız uyarlama kökeniyle daha çok ilişkili... Daha teatral bir arayış içindeyiz. Yani döneme dair yazılanlardan anlıyoruz ki, Globe’da oyuncunun çevresinde, ‘gerçek’ illüzyonu yaratmayı amaçlayan hemen hiçbir şey kullanılmıyor. Kılıç varsa o tahta mesela, kansa bir kırmızı kurdela çıkıyor oyuncunun cebinden. Sahnede olan biten, oyuncunun hayal gücü ile seyircinin hayal gücünün ilişkisine dayanıyor. Dolayısıyla da teatral gerçeklik, teatral ironi ön planda...

ELİF: Bazı seyircilerimizden ‘buluş buluş’ olmuş diye de bir yorum geldi. Buna ne diyorsunuz? 

ERKAN: Bazı seyircilerimiz şu şekilde düşünüyor sanırım: Katiller sahnesini yastıklarla çözmüşler, ormanı bir çiçekle ifade etmişler vs. gibi…

DOĞU: E koskoca oyunu iki kişiyle yapıyoruz; ister istemez çözümler bulmamız gerekti. 

ELİF: Elbette masa başında oturarak bulmadık bu çözümleri.. Sahneleri doğaçladıkça o biçimsel dil içinden doğdu her biri… 

DOĞU: Ben okulda reji okurken hocalarım arasında ‘buluş’ konuşulan bir şeydi; fakat hiçbir zaman “Oyunda bir ‘buluş’ bulman lazım” gibi bir cümle duymadım. Hikâyeye hizmet etmesi önemli… Bir de sahnede akan bir ritim oluşturmak istedik, bu da sahneler arasında farklı bağlantılar kurmayı gerektirdi. Bu başka türlü bir yaratıcılığı tetikliyor. ‘Buluş’ derin anlamıyla bakıldığında kötü bir şey değil… Yani bir tacı taç olarak da kullanabilirsin, bir boyunluk olarak da… Bu bir ‘buluş’ en nihayetinde… 

ELİF A: Yalnız şöyle bir durum da var: Oyuncuların icrasına göre de bu durum değişkenlik gösterebiliyor olabilir. Şöyle ki; her bir performansı, izleyen seyirci aynı düşünmeyebilir. Yani oyunu parçalı ve ‘buluş buluş’ olarak gören bir seyirci başka bir gün gelip izlese böyle düşünmeyebilir demek istiyorum. Bunun sebebi de, seyrettiği günkü performansın biraz daha mizansen gözükmesi ve oyuncular oyunun içinde değilmiş gibi hissedilmesi olabilir. Bazen bir oyunda bağlar daha gevşek oluyor, bazense çok oturuyor. Bazen ben bile büyüleniyorum izlerken, aynı şekilde tam ilişki kuramadığım icralar da oluyor. Keyif veren tarafı da bu aynı zamanda, performansa dayalı olduğundan her oyun bir yeni süreç olabiliyor. Son olarak, bir de bu yorumun oyun  oynandıkça azaldığını düşünüyorum. 

ELİF: Senin dediğine ek olarak şunu da belirteyim; ne yazık ki Türkiye’de fiziki olanaklardan kaynaklı ve zaman sıkıntısı yüzünden oyunu uzun aralıklarla oynayabiliyoruz ve bazen uzun zaman oynamayıp birden oynayınca da öncesinde ne kadar prova yaparsan yap seyirci karşısına çıkınca kimi zaman azıcık daha tökezli akabiliyor oyun…

DOĞU: Bu arada yurt dışında oynadığımızda, dille bir ilişki kuramayan seyirci karşısında performe edenler olarak daha farklı bir imgelem dünyasına açılıyordu oyunculuklar… Dile tepki verilmeyince daha başka oyunlar çıkıyordu ortaya. O zaman ‘buluş’ diye nitelendirilen şeyler, dili anlamayan seyirci ile de bir iletişim kurmanı sağlayan bir evrenselliğin kapısını aralıyor. Oyunun, daha teatral ve karanlık başka bir yönü ortaya çıktı, özellikle Danimarka’da oynadığımız iki oyunda. Oyunun farklı seyircilerle farklılaşması gibi bir esnekliği de var. 

ELİF: Oyunun modu değişiyor evet… BeReZe’nin temelinde de olan bir şey, yaptığımız tüm oyunlarda öyle ya da böyle seyirciyle bir ilişki halindeyiz. Bu, seyirciyi de performansın bir tür parçası kılıyor. Onların tepkileri ve varoluşuyla oyun dönüşebiliyor. 

ERKAN: Eğer masanın başına oturup “Bu sahnede ne yapalım?” diye konuşarak ilerlemiş olsaydık, evet; zaten o zaman ‘buluş’tan başka şans yok; ama biz süreçte masa başında sadece dramaturjiyi tartıştık, bölümlemeler yaptık, sahneleri episodlara ayırdık, isimler verdik onlara vb... Bayağı Stanislavski yöntemiyle başladık işe... Bir sahneye başlayıp bir sonraki sahnenin çalıştığımız kısımla organik bağını sahne üzerinde kurmaya çalıştık ve ortaya çıkan bütün -karşı taraftan belki ‘buluş’ olarak algılanan- şeyler, aslında böyle ortaya çıktı. Yani bir sonrayı hiç bilmeden... Mesela parti sahnesinin nasıl çözüleceği hakkında ilk başta hiçbir fikrimiz yoktu; hatta en zorlanacağımız sahne olacağını düşünüyorduk fakat oyun öyle bir yere taşıdı ki bizi, oranın estetiği kendiliğinden oluştu. Ya da katiller sahnesinde bu katillerin kim olacağını o sahneye gelene dek bilmiyorduk. Bizim yastıkla, yatakla kurduğumuz ilişki yastıkları katillere dönüştürdü. Sonra aynı yastıklar başka başka yerlere taşındı. Bunlar düşünülerek çıkmış sahneler değildi; oynarken, doğaçlarken çıktı… 

DOĞU: Bir oyun ağı yaratıldı ve içinde objeler de yer aldı. Her şey bilinçli, “düşünülerek” bulunmadı… 

ELİF: Biçimler içinde boğulmadık da aynı zamanda… “Haydi bu sahne şu biçimde olsun, burası da şöyle” demedik hiç... Kendi organikliğinde gelişti aslında... Kıymetli olan, yapılan işin kendi içindeki tutarlılığı ve samimiyeti bana kalırsa...  

DOĞU: Binbir yolu var hikâye anlatmanın... Türler de karışabilir, tek bir türde de derinleşebilirsin... 

ERKAN: Tüm bu süreç içinde ben mesela hiç “Şimdi bunu kullanıyoruz ama niye ki?” diye düşünmedim. Sahneleri çalışırken farklı türlerin kendiliğinden kullanılmasına izin vermiş olmak, belirli sahnelerde belirli çözümlerin ortaya çıkmasına olanak tanımak ve öncesinde gelen sahnenin onu çağırmasına izin vermek bence bu farklı stillerin birlikte çalışabilmesinin esas nedeni... Yoksa öbür türlü çok eklektik olabilirdi. 

ELİF A: Evet, farklı stilleri icra etmek değil; bu kâbusu ortaya koymaktı maksat... Oyuna hizmet edecek her türlü unsur bu uğurda yan yana geliyor. 

ELİF: Konuş konuş bitmez... Burada bırakalım bence. Oh, güzel oldu böyle konuşmak. Teşekkürler!

HERKES: -Yok ben teşekkürler! –Hayır, ben teşekkürler. -Olur mu, ben teşekkürler! –Bunun üstüne bir kahve içilir!

Evimizin salonundan çıkmış bu söyleşi TEB OYUN Dergisi'nin Kış 2019 / 40. Sayı'sında yayınlanmıştır.